Murat BİRBEN

Gelişine ne olursa…

‘hayat’ Kategorisi için Arşiv

Ben

Yazan: birben Temmuz 22, 2009

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , | » yorum bırak;

İngiltere izlenimleri – II

Yazan: birben Haziran 29, 2009

Yazalım bakalım madde madde yine aklımıza takılanları, buraya geleceklere önerileri

1- Londra’ya gidenler muhakkak London Eye ve London Dungeon’ı ziyeret etsinler. Ama gitmeden önce internete bakıp bunların kombinelerinden alıp işi ucuza getirmek lazım. Bir de mümkünse haftasonu gidilmesin her yerde sıra oluyor.

2- Ben’s Cookies burdaki kurabiyelerden tatmadan geçmeyiniz, sütleri de şahane. Kurabiye ve süt ikilisi böyle sizi kendinizden geçiriyor efenim. Çikolata severler için özel duyuru; triple chocolate :)

3- Gitmeden önce de duyduğum cider bunu da içmeden gelmeyin. Beni tanıyanlar inanmıcaklar belki ama benim bile hoşuma gitti. Neden mi inanmıcaklar çünkü bu asitli bir içecek (ben asitli içecek içmiyorum da :) ) Asitli dediysem bira kadar dilimi yakmadı, tadı da iyiydi. Deneyiniz efenim. Bir de merak konusu oldu, arkadaşın söylediğine göre Türkiye’de yokmuş bu cider, bir girişimciden bu girişimi bekliyorum. Bence çok gideri var… (Eğer Türkiye’de hali hazırda satılıyorsa, uyarınız :) )

4- İlk madde de söylediğim London Dungeon da aslında 3. maddede söylediğim cider girişimciliği gibi bir girişimcinin dikkatini çekmeli diye düşünüyorum.  Bir bakınız anlayacaksınız ne dediğimi

5- İlk izlenimlerde yeşilliklerden bahsetmiştik çok diye, yok bu fikrimden vazgeçmedim ama ufak sinek böcük de çok arkadaş. Yüzüne gözüne girip duruyorlar, hatta arkadaş bir tanesini yuttuğunu iddia etti :)

6- Saat kulesi ve heykel konusunda ellerini hiç korkak alıştırmamışlar, her yer özellikle heykel dolu. İyi mi güzel mi, bence güzel. Bizim ülkemizde olur mu? Sanmam…

7- Themes nehrinin suyu çok pis ama bizim lağım kokan pislikler gibi değil zannedersin ki çamur akıyor sadece.

8- İngilizler kesinlikle çok çalışmıyorlar. Mekanlar 5te maksimum 6da hemen kapatılıyor ve hemen publara gitmece. Pub yaş ortalaması da hiç bizdeki gibi değil, her yaştan insanı çok rahat görebilirsiniz. Öğrendiğime göre, İngilizler evde pek oturmazmış ya çıkıyorlar çayır çimen yayılıyorlar (gündüz) ya da pub falan içiyorlar (akşam)

Bu seferde bu kadar :)

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , , , , , , , | » yorum bırak;

Eski hatunlardan kalan damak tadları

Yazan: birben Haziran 25, 2009

Eski sevgililerden muhakkak kalır insanlara birşeyler. Benim hayatımdaki en önemli noktalardan bir tanesi de damak zevkim olduğu için giden hatunların bana kazandırdıkları tadların ilk üçünü yazıcam burda. Öyle bilinmedik şeyler değil ama haklarını vermek lazım hayatıma onlar soktular, sağolsunlar varolsunlar.

3ten başlayalım :)

3- Barbekü sosu. Evet bildiğiniz barbekü sosu. Üniversiteye gelinceye kadar haberim olmayan ama geldiğim ilk sene burger kingte karşılaşıp vurulduğum tad.(hiç denemedim kendim yapmayı ama buyrun size tarif)

2- Sade kahve. Evet bildiğiniz sade kahve, ön yargılardan kaynaklanan acı olur içememi kaldırmamı sağlayan abla sen de sağol. Arkadaş, tadı esas içine şeke,r süt vs. katmadığında anlaşılıyor bu kahvenin. Çok da güzel oluyor artık kahvenin içine hiç de bişey katmıyorum.

1- Bunun bir adı var mı bilemiyorum, normal yemeklerin arasında normal bir sofrada birden önüme getirmişti ama sonra benim için muhteşem bir rakı mezesi olabileceğini o dakika kimse bilmiyordu herhalde. Eğer bir adı varsa, okuyan biri de olursa yazıversin aşağıya. Olay şu ton balığını alıyoruz, yağını mümkün oldukça süzüyoruz. Biraz limon sıkıyoruz üzerine, yeterli derecede de mayonez ve isteğe bağlı olarak mısır taneleri. Sonra bunları bir güzel karışıtırıyoruz. Mükemmel bir tad çıkıyor karşımıza emin olun :) Sana da çok teşekkürler eski hatun :) (Fotoğrafta rakıların arkasındaki mezelerden sol alt köşede olanı ((: )

rakıMeze

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , , , | » yorum bırak;

İngiltere İzlenimleri – 1

Yazan: birben Haziran 23, 2009

1- Yurt dışına gidin bakın yerler pırıl pırıl. YALAN. Daha uçaktan iner inmez karşılaştığım manzara, sigara izmariti dolu bir sokak oldu. İnsanlar çok rahat ellerine geleni atıyorlar yere. Yerlerde ne ararsanız bulmanız mümkün. Bu konuda Türkiye’yi hiç aratmıyorlar :)

2- Üniversite’de kesinlikle İngilizden çok başka milletlerden insan var. Özellikle Malezyalı, Hintli ve uzak doğulu (tipten çin mi japonya mı anlayamıyorum maalesef) çok var. Öğrendiğime göre Malezya hükümeti buraya gelenlerin ücretlerini karşılıyor (lisans sonrası anladığım kadarıyla). Doktora için gelenleri düşündüğünüzde üniversite de hiç ücret vermeden bedava iş gücüne sahip olmuş oluyor. Bu şekilde ücreti kendisi ödeyen başka ülkeler de varmış. Zaten üniversitenin (University of Nottingham) Malezya ve Çin’de de kampüsleri var. Bu zaten çoğu şeyin göstergesi herhalde.

3- Yeşillik konusu kesinlikle abartılmıyor, her yer yemyeşil maşallah. Gelirken yeşl görmekten midem bulandı :P Geldim burası da yemyeşil. Üniversite zaten doğayla içiçe muhabbetine sürekli bir doğal ortamda.  Ana kampüs (Main Campus) direk neredeyse kendi ormanın içinde. İlk gün servisten yanlış yerde inince, kaldığım yeri bulmak için 1 saat yürüdüm. (bknz. Yol sormayan erkek modeli) Çalıştığım bina başka bir kampüste(Jubilee Campus) kapıdan çıkınca direk ördeklerle, kuşlarla falan karşı karşıya geliyorsunuz. Eski bir fabrikayı yıkıp yapmışlar gölet tarzı da bir şey var. Bu ördek, kuş, balık falan da o ayak tabi :) Bu arada okul bu kampüslerden ve binalardan ötürü ödüller almış. 2 tane de Nobel ödüllü prof. var zaten okulda.

4- İndiğim andan itibaren gözüme çarpan şey özellikle erkeklerin ön kollarındaki dövmelerdi. Sonradan öğrendiğime göre burada orta direk arasında çok modaymış bu dövme işi. Gerçekten de çok sayıda dövmeli insan gördüm. (%80 desem abartı olmaz herhalde)

5- Kesinlikle çok saygılı insanlar yalnız. Yaya geçidi olan bir yerdi, araba geliyo diye durdum, araba da durdu. Tabi alışık değiliz, şaşırıyo insan. Bu olayı herkes yapıyo, tek bir olay da değil yani. Trafik kurallarına hepsi fazlasıyla dikkat ediyorlar, otobüste bile herkes emniyet kemeri takıyor. Bu saygı mevzusu yalnızca trafik ile de alakalı bir mevzu değil, İngilizlerin en çok kullandıkları kelime öbekleri: Sorry ve Thank you. Bünye alışık değil tabi bu kadar kibarlığa

6- Bunların konuştuğu kesinlikle ingilizce değil, inanılmaz bir aksanları var. Ya da ben gıdım ingilizceden anlamıyorum.

Çok gezmediğim için şimdilik bu kadar, ikincisi gelir mi bilmem :)

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , , , , | » yorum bırak;

Ömer Hayyam’dan

Yazan: birben Eylül 21, 2008

Lise yıllarında arkadaştan bir kitap almıştım kim olduğunu tam hatırlamıyorum ama o da kitabı zaten başkasından almıştı ((:. Kitap sonra nasıl olduysa bende kalmıştı. Bugün gözüme o kitap ilişti. Bugünün diliyle Hayyam (Bu arada linkteki kitap ile benim okuduğum arasında farklılık olabilir benimki 93 basım ((: ) İşte o zamanlar kitapta işaretlediğim bazı şiirler:

MUTLU KİŞİ

Aşk kitabını evirdim çevirdim.

Bir adam konuştu kitabın içinden,

yüreği yana yana, bir adam:

“Kimdir mutlu kişi, bilir misin?

Bir karısı olacak ay gibi güzel.

Bir gecesi sürecek yıl kadar uzun.”

BERİ DURSUN

Cennet varmış, bakın hele,

güzeller dolaşırmış salına salına,

sular akarmış şeker gibi tatlı,

ırmaklar gürlermiş şaraptan, sütten, baldan.

Ey şarap sunan, hadi durma,

aklını başına al, bir tas şarap sun,

bin veresiye beri dursun,

bir peşin yeter de artar bile.

VIZ GELECEK

İster mülüman olsun, ister gavur, bana ne,

sımsıcak olsun yürek dediğin,

sevgiyle dolu olsun ağzına dek.

Bizim deftere adın hele bir yazılsın, kardeş,

o zaman cennet de vız gelecek sana,

göreceksin, cehennem de vız gelecek.

ACI ŞİİR

Dost mu dedin? Şu hokkabaz evinde ha?

Sakın arayıp durma onu boş yere,

bunu benden duy, kimseye bir şey deme.

Dermanı falan geç bir kalem, derde sarıl,

sarmaşdolaş otur kal acılarınla.

Acılara ortak mı dedin? Geç onu da.

DAKKA ŞAŞMA

Şu olan biten var ya, boş ver ona.

Taş yağsın isterse, çok sürmez.

Dakka şaşma dakka, yaşamaya bak.

Ne geçmişi düşün, ne gelecekten kork.

EYVALLAH ETME

Bir sürü ite kopuğa kulluk

daha ne kadar sürecek?

Konma ordan oraya sinek gibi,

kimseye eyvallah etme,

yeter iki günde bir somun ekmek.

İç yüreğinin kanını,

ellerin aşını yeme.

İNSANCA YAŞAYAMAMAK

Bu dünyadan mı korkar sanırsınız beni,

ölmekten mi korkar sanırsınız,

canımın, bırakıp bedenimi, gitmesinden mi?

Ölüm gelmiş gelmemiş, umrumda değil.

Yolumu kesen, insanca yaşayamamak.

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , , , , , , , , , | » yorum bırak;

Önümüzdeki siyasetlere bakalım

Yazan: birben Eylül 9, 2008

‘Önümüzdeki siyasetlere bakalım’ derim
Erivan’a sayın Cumhurbaşkanı’nın (bu yazıda bundan sonra ‘Gül’ diye kısaltılacaktır) gitmesi, ben bunu daha önce yazdım, iyi olmuştur.
Bence bundan sonraki hedef; KKTC, Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan ve Türkiye’nin katılacağı bir turnuva olmalıdır. UEFA, harbiden barış istiyorsa, eyyamcılık yapmamalı, turnuvanın resmi nitelik kazanması için bir formül bulmalıdır.
UEFA, ayrıca önümüzdeki yıllarda eleme gruplarından birinde mutlaka Yunanistan’la Makedonya’yı eşleştirmeli ve mesela Papulyas Makedonya Cumhurbaşkanı Branko Crvenkovski’yi davet etmezse, Gül ve Sarkisyan durumdan vazife çıkartıp, “Tamam biz geliyoruz” demeliler. Aslında biri öbürünü davet etse bile Gül ve Sarkisyan gitmeli. Çünkü bu işin de bir protokolü oluşacak. En azından onu öğretirler.
Dahası; artık zorluk derecesi yüksek maçlarda Gül ve Sarkisyan’ın ‘Gönüllü Cumhurbaşkanı’ olarak görevlendirilmesini, bence UEFA, hatta FIFA düşünmelidir. FIFA Gül ve Sarkisyan’a ‘Elçi’ unvanı vermelidir. Bu iki ‘Elçi’nin Gözlemci sıfatı da olmalıdır. Sorunlu iki ülke cumhurbaşkanlarının nasıl davrandıklarını, ortamı yumuşatmak hususunda ne tür bir performans sergilediklerini rapor etmelidirler. Bundan sonra mesela Papulyas ve Crvenkovski’ye böyle bir görev verilebilir mi, bunu ölçmelidirler.
Ayrıca bu maçlardan önce, mesela Hristofyas ve Talat, veya Saakaşvili ve Putin, Murat Yetkin’e demeç vermeli, Murat Yetkin’e demeç vermeden oynanan maçların skoru tescil edilmemeli.
Öte yandan bu tür maçlar, kamu oyu ilgisinin dağılmaması bakımından aynı gün olmamalıdır. Mesela Ermenistan-Türkiye maçının oynandığı gün Küba-ABD maçını oynatmak gibi özensiz yaklaşımlar tekerrür etmemelidir.
Kosova da bu konuda gündeme alınmalı, Sırbistan’la ne yapıp edip oynaması sağlanmalıdır. Öyle tanıdın mı tanımadın mı benzeri ayrıntılar bir kenara bırakılmalıdır. Gün o gün değildir. Yenilen, Gürcistan-Rusya maçının galibiyle final oynamalıdır. Belki de Kafkasya’dan, hiç maç yapılmadan kura ile bir finalist tespit edilmelidir. Kura, uzun çöp kısa çöp esası üzerinden çekilmelidir. Kura çekim töreninde, arkadan Ahmet Kaya’nın “Kısa çöp uzun çöpten mutlak öcün alacak” şarkısı verilmelidir.
Deniz Baykal’a, Küba-ABD maçı da dahil, bütün böylesi maçlardan önce Azerbaycan’a gidileceği sözü verilmeli, hatta bizzat kendisi gönderilmelidir. Ermenistan-Azerbaycan
maçı Nahçıvan’da oynanmalı, başlama vuruşunu da Baykal ve Bahçeli, birlikte yapmalıdır.
Bence Başbakan da Aydın Doğan’la meselesinin çözümüne ön ayak olması kabilinden bir minyatür kale çevirmelidir. Kazanana sembolik mahiyette bir Deniz Feneri verilmelidir.
Madem futbol sadece futbol değil, bütün bunlar olmalıdır.

Yazının Erkan Goloğlu tarafından yazılmış orjinali

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , , | » yorum bırak;

Nietzsche’den

Yazan: birben Eylül 2, 2008

Düşün…

Kim üzebilir seni senden başka?
Kim doldurabilir içindeki boşluğu sen istemezsen?
Kim mutlu edebilir seni, sen hazır değilsen?
Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?
Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?
Her şey sende başlar, sende biter…

Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme, tükettirme içindeki yaşama sevgisini…

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , | » yorum bırak;

Ramazan dayanışması kalıcı kılınamaz mı?

Yazan: birben Eylül 1, 2008

Ramazanla birlikte kent meydanlarına iftar çadırları da kuruldu. Varoşlara yardım kolisi dağıtımı başladı.
Yurttaşın gözüne girmeye çalışan yerel belediyeler, parti örgütleri, yardım kuruluşları bedava iftar yemeği için yarışıyorlar.
Hiç kuşkusuz övgüye değer bir yardımlaşma geleneği bu…
Komşusu açken tok yatanı kendinden saymayan bir kültürün asırlık dayanışma biçimi…
Yürek ferahlatan, biraz da vicdan azabından kurtaran bir âdet….
* * *
Ancak günümüzde asıl amacından sapıyor.
Gösteri çağı, iftar çadırlarını da birer şov merkezi haline soktu.
Çadırı dikenin, yardımı yapanın, yemeği verenin, sofrayı kuranın adının uluorta ifşa edildiği iftar yemekleri…
Birer parti hediyesi şekline bürünen yardım kolileri…
Sevap işleyenle yardımı alan arasında kalması esas olan yardımlaşma seanslarına kameraman ordusuyla gelen ünlüler…
Ramazanı, bir halkla ilişkiler kampanyasına dönüştüren bu tavır yardım alanı ezdiği gibi, dayanışma geleneğini de zedeliyor.
* * *
Gerçi ülkede yaygınlaşan yoksulluğa, ağırlaşan geçim sıkıntısına, açlık sınırında yaşayan aile sayısındaki artışa bakıldığında, “bu ayrıntılar”ı dert etmek, birçoklarına lüks gibi görünüyor.
Toplu bir para uğruna, medya tuzaklarında ekran önünde çoluk çocuk yarıştırılmaya bile razı olanlar için, üzerinde falanca partinin damgası bulunan bir yardım kolisi ya da filanca derneğin iftar yemeği, reddedilmesi zor bir armağan…
Bir alternatif üretmeden “Vatandaşa bedava kömür dağıtıp oy topluyorlar” diyerek muhalefet yapanların sandıkta ne hale geldiğini gördük.
* * *
Acaba hem toplumdaki dayanışmacı damarı diri tutup hem bunu gündelik politikaya alet etmeyecek, yardım yapanı reklam etmekten kaçınıp yardım alanı ezmeyecek bir yöntem bulunamaz mı?
Ramazanda canlanan bu seferberlik, bütün yıla yayılamaz mı?
İş, yoksula iftar çadırı kurmanın, mahalleye erzak kolisi dağıtmanın ötesine taşınamaz mı?
İşsizler için pratik iş olanakları ya da onları güvenceye alacak bir sigorta sistemi geliştirmek, evsizlere daimi barınak, açlara aşevi, yoksullara kısmi destek sağlamak için kamusal denetim altında sivil bir yardımlaşma sandığı düşünülemez mi?
Bunun da ötesinde, sorunun kökeninde yatan gelir adaletsizliğini dengeleyecek, yoksullukla mücadele edecek, pahalılığa çareler üretecek kalıcı sosyal politikalar geliştirilip, gereken kaynak için yardımseverlerden bir fon oluşturulamaz mı?
Bunun için çok ortaklı, sivil bir ulusal kampanya açılamaz mı?
İlgili ya da gönüllü kuruluşlar bu kampanyanın çatısı altında toplanamaz mı?
Ramazanda hediyeli ev ziyaretleri için yola düşen yardım gönüllüleri, iftar çadırı kuran belediye örgütleri, bu kampanyaya omuz veremez mi?
* * *
Ramazanı bir yasak savma, vicdan rahatlatma molası olmaktan çıkarıp onun ilham verdiği dayanışma ruhunu tüm yıla yaymak mümkündür.
Bireysel destek çabalarını kurumsallaştıracak, Ramazan’daki yardım seferberliğini daimi kılacak yollar bulunabilir.
Sadaka verir gibi değil, elindekini komşusuyla paylaşır gibi bir yardımlaşma yöntemi geliştirilebilir.
Böylesi hem daha kalıcı, hem daha zariftir.
Herkese mübarek ramazanlar!

http://www.milliyet.com.tr/2007/09/15/yazar/dundar.html

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , , | 1 Yorum »

Aziz Nesin’den

Yazan: birben Ağustos 24, 2008

Bir mail grubundan postama düşen ufak bir yazı…

Aziz Nesin’den inciler………………..

”1934 yılında soyadı kanunu çıktı. Her Türk kendine bir soyadı alacaktı. Herkes kendisine soyadını kendisi seçtiği için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı.

Dünyanın en cimrileri ‘eli açık’, dünyanın en korkakları ‘yürekli’, dünyanın en tembelleri ‘çalışkan’ gibi soyadları aldılar.

Bir mektup yazabilecek zamanda ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine ‘çevikel’ soyadını almıştı. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan, özellikle Türklüğü karışık olanlar ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı.

Her türlü yağmada hep sona kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım.

Bana, ortada böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından, kendime ‘nesin’ soyadını aldım. Herkes ‘nesin’ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim.”

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: | » yorum bırak;

Baş ağrısı

Yazan: birben Ağustos 22, 2008

Çok okunan süpersonik yazılarıma bir yenisini ekliyorum büyük okuyucu kitlem. Saydım tam tamına 34.276.803 kişisiniz. Herhalde bu bir rekor olsa gerek. Hazır olimpiyatlar devam ederken bu rekorumu tescilletip bir de olimpiyat madalyası alayım.

Neyse konum baş ağrısı, bundan öncekiler hasret gidermeydi beni özlediğinizi düşünerek. Evet eski yazılarımızdan bir tanesinde alkol aldıktan sonraki baş ağrısını nasıl önleyebileceğinizi ha önleyemediniz nasıl üstesinden gelebileceğinizi bilimsel verilere dayanarak anlatmıştık. Şimdi ise normal zamandaki baş ağrılarına gelicez, pek tabi baş ağrılarını başlı başına anlatmamı beklemeyin benden sevgili 34.276.804 adet okuyucum (sayılar arasında fark var biliyorum ama şimdi bi kişi daha geldi üşenmedim sağlaması için bi daha saydım, doğrudur…) Baş ağrısını geçirmek aslında diş ağrısını geçirmeye başlar, sebebi ne olursa olsun ki ne olabilir baş ağrısının sebebi; ateş, tansiyon, stres, uykusuzluk vs. bu durumlarda napıyoruz direk alkol alıyoruz (: ama alkol ile birlikte geçen yazımda değindiğim hususları unutmuyoruz ve bilinçli bir şekilde tüketiyoruz alkolümüzü. Sonra alkolün gevşettiği bünyemize sağlam bir uyku çektiriyoruz ve bir de ne görelim daha uyumadan baş ağrıız geçmiş sabah kalktığımız da ise bomba gibiyiz…

Hadi bakalım sevgili okuyucularım bu önemli bilgiyi hiç bir zaman aklınızdan çıkarmayın…

Sağlıcakla kalın…

Yazı kategorisi: hayat | Etiketler: , | » yorum bırak;